4 Aralık 2010 Cumartesi

BUNLARI DÜŞÜNMELİYİZ

BUNLARI DÜŞÜNMELİYİZ

51 yaşındayım. Sizlerin geçtiği yollardan hızla bende geçtim. Bazınıza göre 10 bazınıza göre 15, 20, hatta 25 yaş daha yaşlıyım. Sizlerde benim peşimden hızla gelmektesiniz. Ben 20 li yaşlar da iken, 50–60 yaşında birinin ölüm haberin alınca derdim ki; ‘Maşallah ne kadarda yaşamış, yeter artık, bizde o kadar yaşasak yeter’ derdim. Şimdi ise şöyle geriye baktığımda inanın 51 senenin nasıl geçtiğini, ne çabuk geçtiğini bilemiyorum.

40 lı yaşlarda idim. Bir arkadaşımın ziyaretine gitmiştim. Arkadaşım yerinde yoktu. Ertesi gün onu gördüğümde ziyaretine geldiğimi ama onu dün bulamadığım söyledim. Bana bir arkadaşının cenazesine gittiğini söyledi. Ben taziyede bulundum ve arkadaşının kaç yaşında olduğunu sordum. O ise; ‘Arkadaşım gençti’ dedi. Sonra bana bakarak ‘Bana göre gençti. Ben 65 yaşındayım arkadaşım ise 60 yaşında idi’ dedi.

O zaman ben şunları anladım; Demek ki, yaşlı-genç, şişman- zayıf, güzel- çirkin, büyük-küçük, zengin-fakir, uzun-kısa, bilgili-cahil v.b gibi kavramlar her zaman tartışılabilir. Hemen sorabiliriz. Kime göre yaşlı, kime göre şişman, kime göre, uzun, kime göre bilgili, neye göre uzun gibi…

Mütevazı olmak gerekir. Zaten insan ne ile guruldanabilir ki; Bir baksanıza yaratışımıza nerden geldik, ne idik ne olduk, ne olacağız?

*Çok zengin olan birinin tüm varlığı bir gecede tutuşacak bir kıvılcımla yok olamaz mı?

*Çok güzel birinin yüzünde çıkacak bir sivilce veya 2 gece kalacağı uykusuzluk onun güzelliğini ne hale getirir.

Çok güçlü bir pehlivanın sinir sisteminden bir tanesinin kopması onu felç etmez mi?

O zaman ne kaldı gururlanacak kibirlenecek…

Biz bir kendimize soralım. Nasıl yaşamamız lazımken

Nasıl yaşıyoruz? Sorumluluklarımızın farkında mıyız? Sorumluluklarımız nelerdir? Bize verilen bu gençlik bu sağlık bu varlık hep devam mı edecek? Verilen krediyi nasıl kullanıyoruz?

Bu Dünya ya biz sadece yiyip içmek gezip tozmak, eğlenip gezmek için gelmedik.

Anlatmak istediğimi şöyle açıklayayım.

Bir kitap da okumuştum. Bir gence bir tepsi veriyorlar. Tepsinin üzerinde kıymetli bir şeyler var. Bir sarayın kapısından içeri girmesini söylüyorlar gence… Diyorlar ki; ‘bu sarayı gezerek iki saat içinde sarayın öbür kapısından çıkacaksın hem sarayı gezeceksin ve hem de kafandaki tepsiyi sakın ha düşürmeyeceksin. Tepsinin içindekileri de düşürmeyeceksin. Genç devam ediyor yoluna. İki saat sonra öbür kapıdan çıkıyor. Tepsi ve içindekiler sağlam duruyor. Gence soruyorlar. ‘ Ne gördün sarayda? Neler vardı? Neler yaptın? Genç diyor ki; ‘Ben sadece tepsiye konsantre oldum. Ben zamana konsantre oldum. Ben başka bir şeyin farkına varamadım’. Diyor.

Bu sefer aynı gence; ‘Tamam diyorlar, bu seferde tepsi falan yok ama zaman gene sınırlı gene iki saat. Bu seferde gir şu saraya öbür kapıdan gezerek yaşayarak çık gel. Diyorlar.

Genç giriyor sarayın kapsından. İçerde neler yok ki: Her şey var. Eğlence yerleri, oyun yerleri, yeme içme yerleri, bir sürü güzel hatun, denizler, nehirler her şey var. İnsanoğlu ne istiyorsa hepsi var sarayda… Genç dalıyor oraya, şurada yemek yiyeyim, şurada biraz eğleneyim, şurada muhabbet eydim, şuarada oyun oynayayım derken bir de bakıyor ki daha yapacaklarının yarısı dolmadan bile zaman dolmuş. Çıkarıyorlar gençi dışarıya.

Burada saray dünya, genç ise tüm insanlar, tepsi manevi değerler, tepsinin üzerindekiler manevi değerleri iman inanç ahlak. Sarayın içindeki güzellikler ise dünyanın içindeki güzellikler.

Ve anlatıyorlar;

Diyorlar ki ne senin önceki yaptığın doğru nede sonraki yaptığın doğru. Sen manevi değerlerine inancına imanına sahip çıkacaksın ama dünyadan da nasibini unutmayaksın. Ama tamamen de dünyaya eğlenceye oyuna dalmayacaksın.

Benim bir torunum var 1,5 yaşında ellerinizden öper. Bir gün çay içiyorum torunum ısrarla çay bardağını istiyor. Kaç defa oğlum yanarsın elin yanar desem de o gene elini sıcak çay bardağına uzatıyor. Korkuyorum ani bir hareket yapacak eli yanacak diye. Tuttum elini çay bardağını dışına değdirdim. Eli hafifçe yandı. Uf dedi. Elini kaçırdı. Ben daha sonra bardağı ona uzattığımda uf diyerek ellerini arkasına doğru kaçırdı.

Bazı şeyleri anlamak için illa onu yaşamak mı gerekir?

İlla yanmak mı gerekir. İlla acı duymak mı gerekir?

İnsanlar tecrübelerini çok pahallı öğrenirler ama bedava dağıtırlar. Akıllı insanlar başkalarının tecrübelerini bedava kullananlardır.

Bir şair şiir yazıyormuş. Başka biri ona diyor ki; ‘senin işin ne kadar kolay. Al kalemi ele yaz. Uydur uydur yaz. Çarşambayı sel aldı diye başla diyor. Şair ise;

Kolay mı bunu yazabilmek çarşambayı selin alması, sevdiğin yâri elin alması ellerinin koynunda çaresizi beklemen bunlar kolay şeyler mi az şeyler mi demiş.

Şair ne güzel demiş;

Bu günü bilirim dün geçti yarın var mı?

Gençliğe de pek güvenmem ölen hep ihtiyar mı?

Ölüm deyince biz insanlara hep bunu başkalarına yakıştırırız. Kendimize pek yakıştırmayız. Hatta birileri bir yerlerde ölümden bahsedince canımız sıkılır uflarız puflarız. Ama bu hayatın gerçeğini değiştirmez. Ölümden bahsedilse de bahsedilmese de bizim için olacak olanları değiştirmez. Geçen gün harami dere kavşağında gördüm bir taksi ile kamyonet çarpışmış, 2 tane gencecik insan ceset torbalarında idi… Her gün haberlerde gazete sayfalarında böyle haberler görmüyor muyuz? Bizim kapımız ölüm meleği tarafından ne zaman nerede çalınacak biliyor muyuz?

O zaman buna her an hazır olmamız gerekmez mi?

Her gördüğümüz insanı son görüşümüz gibi davransak olmaz mı?

İnsanlara davranırken, Eğer ‘Zaten sen hep böyle yaparsın diye sert bir mizaç sergileyerek koltuk altından sopa göstererek davranırsak, muhtemelen oda bize aynısı ile ya da daha sert bir şekilde davranacaktır. Biz ona koltuk altından sopa gösterirsek oda bize silah gösterecektir. İşte bu tür davranışlarla başlayan diyalogların sonuncunda bir sürü gencecik insanlar ya mezarlıklarda ya da ceza evlerinde yatıyorlar.

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı

Bal ile yağ ide bir söz

Demiş yunus emre

Hâlbuki şöyle başlasak söze gülümseyerek alçak sesle sempatik bir şekilde, desek ki; ‘Sizin böyle davranmanız ya da böyle söylemeniz beni çok üzdü. Bu konuyu tekrar gözden geçirsek, tekrar değerlendirsek, çok taraflı baksak olaya, benim tarafımdan şöyle gözüküyor diye’ yumuşak bir lisanla güler yüzle anlatsak,bir çok şeyin değiştiğini göreceğiz…

Annemizin babamızın ailemizin, vatanımızın, sağlığımızın genliğimizin varlıklarımızın kıymetini ne kadar biliyoruz.

Ne kadar uykusuz kalmıştır annemiz bizi büyütürken, ne kadar tedirgin olmuştur ağladığımız, üşüdüğümüz zaman.. Bunları anlamak için illa anne olmak mı gerekir. Babamız biz doğunca ne kadar sevinmiştir. Güzel beslenmemiz için, İyi yeni şeyler giymemiz için, iyi eğitim almamız için ne kadar uğraşmıştır. Bunları anlamak için illa baba mı olmayı mı beklemek gerekir.

Yurt dışında bulundum. Nerelisin diye sorduğum yabancı bir vatandaş bana şöyle cevap verdi. ‘Benim vatanım yok. Ben vatansızım. Benim ülkemiz Amerikalılar işgal etti. Benim kimliğim benim pasaportum yok’ dedi. Bunu anlamak için illa o duruma düşmek mi lazım.

Hastanelerde inim inim inleyen kan bekleyen organ bekleyen insanlar. Onların durumuna düşmeden onları anlayamayız mı acaba?

Bir sıcak çorbaya ihtiyaç duyan bir sağlam ayakkabıya hasret kalan kışın sokaklarda barınmaya yer arayan insanlarda var. Bakıma muhtaç, yardıma muhtaç kimsesizler, öksüzler, yaşlılar var. Onların halini anlamak için oralara mı düşmek gerekir?

*Ailesiz olmak ne demektir bilir misiniz? O duruma düşmeden aile bireylerinin kıymetini bilmeliyiz.

O zaman bir plan program yapalım kendimize;

*En büyük düsturumuz ‘Kendimiz için sevip dilediğimiz şeyleri başkaları içinde sevip dileyelim. Kendimiz için sevip dilemediğimiz şeyleri başkaları içinde dilemeyelim.

*Her şeyi devletten ağadan babadan dayıdan beklemeyelim. Karanlığa küfretmektense bir mum yakalım. Yoldaki engeli önce biz kaldıralım.

*Eğer birini Allah için seviyorsak ona muhakkak bunu söyleyelim.

*Her gün annemizin babamızın ellerinden saygıyla öpelim. Bir Emirlerinin olup olmadığını soralım.

*Haftada bir gün bir öğün yemek yemeyelim. O yemeğin onun parası ile bir fakir doyuralım.

Ayda bir kez de olsa hele hiç olmazsa senede bir kez güçsüzler yurduna ziyarete gidelim.

*Ayda bir kez kan verelim ihtiyaç duyan bir hasta için.

*Organlarımız bağışlayalım. Düşünün ki organ bekleyen sensin ne kadar mutlu olursun değil mi?

Bir an bekle, arkana dön ve unuttuklarını anımsa. Kaybettiysen ara, kırdıysan af dile, kırıldıysan affet: Çünkü hayat çok kısa.

Eğer bunları yaparak yaşarsak yıllar sonra geriye baktığımızda yaşlandığımızda; Hem Allah tarafından sevilen biri hem de insanlar tarafından sevilen biri olarak yaşamış oluruz. Bir daha dünyaya gelseydim eğer şöyle şöyle yapardım deme gereği duymayız. İz bırakarak yaşarız. Gidince de bu dünyadan iz bırakanlardan oluruz.